hayri esmer / boşluk ve sınır: yapısal bütünlüğe adanmış duyarlı bir performans

GÜLAY YAŞAYANLAR

Hayri Esmer: Boşluk ve Sınır dizisinde yer alan resimlerde bilindik bir metafordan yola çıktım. Kendi dil ve üslup anlayışım içinde labirentler kurgulamak istedim. Aynı zamanda sınırlar oluşturan bu labirentler, içinde dolaşılabilen mekanlar meydana getirdi. İç içe geçmiş, düzensiz, olabildiğince rastlantısal kurgulanmış hissi verebilecek, bitimsiz bir şekilde tekrar eden, zihinlere nakşedilecek labirentler… Birbirine geçişleri ile, görece özgürlük sunan mekanlar… Dönüşebilen, biteviye tekrar eden, sınırları ve özgürlüğü bir arada sunan ve bir çıkışı daima var olan mekanlar… Yaşadığımız kültürel ortamın ve ruhsal buhrana saplanmış dünyanın bir tasavvuru aslında.” 


Hayri Esmer, Boşluk ve Sınır – Space and Border / KT Sanat Galerisi, 3 Ocak-30 Mart, İzmir. (https://saglamartspace.com/ulusal-sergiler)

Gülay Yaşayanlar – Uzun bir aradan sonra işlerinizi İzmir’de yeniden görmek çok güzel. Bildiğimiz kadarıyla resimleriniz son dönemde biçimsel anlamda radikal bir değişim içinde. Öncelikle bu geçiş ve değişim sürecinden biraz bahseder misiniz? 

Hayri Esmer – Teşekkür ediyorum, yıllar sonra, yeni bir sergi için burada olmak keyifli bir duygu benim için. Resimlerimdeki değişime gelince… Bundan sonra ne kadar değişirim bilmiyorum ama sanatta değişimi, özellikle de biçimsel arayışların yol açtığı değişimi bir anlayış olarak görmek istiyorum. Bu nedenle 90’lı yıllardan bu yana resimlerimin temel bir özelliği haline geldi bu durum. Başlangıçta şiddet ile ilgili kurgular; tereddüt ve gerilime atıflı işler; gravürler, pencereler ve sonrası… Bu son süreç, kanaatimce de bir dönemece işaret ediyor. Boyutların büyümesi, mekân algısı, renk unsurunun yapısal bir kimlik kazanması ve her şeyden önemlisi yalın ve indirgenmiş bir kurgu bu değişimin karakteri olarak daha görülür hale geldi. Resmim etkiyi önceleyen bir karaktere sahip. Tüm bunların da etkiye odaklanan bir resim için vazgeçilmez olduğunu söylemek gerek. Bundan dolayı da, resmin izleyiciyi kuşatmasını, onunla diyaloğa açık olmasını ve onu ikna etmesini istiyorum. İşte bu kaygılar değişimi kaçınılmaz kılarak, yeni bir kimliğe dönüştü. Kendi geçiş süreçlerim içinde düşünüldüğünde özetle resimlerimin tema vurgusundan, etki odaklılığa evrilmesinden bahsetmek doğru olur herhalde.

– Resimlerinizde renk olgusu, ayrıcalıklı bir öneme sahip görünüyor. Çizgilerden oluşan renkler ve ara değerler, resim mekânını bütünleyen önemli yapısal veriler aslında. Buradan hareketle, resmi oluşturma ya da inşa etme çabanızı nedensellik bağlamında ele aldığımızda; renk duyumu ve kurguyla olan ilişkisi konusunda neler söylersiniz?

–  Rengin, önyargılı bir şekilde de olsa güçlü bir enerji ürettiğini düşünüyor ve bu enerjiden yararlanmak istiyorum. Öte taraftan, bugün algının gerçekliğin yerini aldığı, bunun da göz kamaştırıcı bir gösterişle beslendiği bir zamanı yaşıyoruz. Kentler, sokaklar, ekranlar ve hayatın kendisi bu renkliliğe tanıklık ettiğimiz mecralar. Yani renk aynı zamanda gösteri toplumunun en önemli unsurlarından birisi ve günümüz toplumunu tanımlayan bir gerçeklik. Dinamik, değişken, gösterişli, varoluş için daha fazla çaba gerektiren ve görünürlüğü daha fazla zorunlu hale getiren bir sosyolojinin gerektirdiği bir durum. Bu anlamıyla renk, aynı zamanda dramatik ve trajik olanı saklayan, öteleyen bir şey de olabiliyor. Onu;saklanan, günümüz dramını deşife eden bir göstergeye de dönüştürmek istiyorum. Toplum pisikolojisini açığa çıkaran bir yapı elemanı yani. Dolayısıyla renk tercihimin bir sempatiden çok, çağdaş toplumun bu ruhsal ve yapısal özellikleri ile ilgili olduğunu söylemem gerek. Rengin kurguyla ilişkisine gelirsek, ben bu dönem resimlerimde birbirini keserek, zikzaklar çizerek tüm yüzeyi örten ve boşlukları olan yapı elemanlarını güçlü kılacak bir renk tercihi arayışındayım. Gerek resmin mimarisini oluşturan bu yapısal elemanlar, gerekse renk ve çizgilerle gerilimi, çarpıcılığı ve keskinliği, öne çıkarmak istiyorum. Böyle bir kurguda renk kullanabileceğim en önemli araç. Hatta buna ışığı da ekleyebiliriz. Rengi kullanma biçimim, yani çizgiler aracılığıyla artan kromatik etki ve oluşan ara değerler, ışığın olanaklarını da kurguya dahil etmektedir. Sonuç olarak resmin/kurgunun tüm yapısal elemanlarını yaşama dair anlam katmanlarının taşıyıcıları olabilirler mi? sorusuyla oluşturmaya çalışıyorum. 

– Tuval yüzeyinde oluşturulan mekân, soyut bir espas içinde sürekli olarak dönüşmekte; önerilen renk değeriyle bütünleşerek size özgü bir yoruma uyar hale gelmektedir. Boşlukta devinen bu geometrik biçimler, sınırladıkları alanla kalmayıp tuvalden taşan gerilimli bir görüntü içinde. Tasarımlarınızda belirleyici olan ilişkisel yapılar, kavramlar ve diğer şeyler hakkında neler söylersiniz?

–  Aslında bitmeyecekmiş ve sonsuza dek devam edecekmiş hissi veren bir kurgu arayışı hep zihnimin bir kenarında duruyordu. Sözgelimi derinlik, yoğunluk, boşluk ya da sonsuzluk. Bu kavramlar zihnimi hep meşgul etmiş ve kurgularımın karakterini etkilemiştir. Öte taraftan sorunuz bana yıllar önce, Piranesi’nin öncü romantik resimleri olarak bilinen Hayali Hapishaneler/Carceri d’Invenzione serisine olan hayranlığımı hatırlattı. Bu resimlerdeki devasa perspektifin göz aldatıcı etkisinden, düş gücünden ve iç içe geçmiş, bitimsiz süregiden mimarisinden etkilenmiştim. Hatta bir yazıya bile başlamıştım. Piranesi az sayıda olan bu gravürlerde korkunç ve devasa mekanları ile işlevsiz bir düş kenti yaratmıştı. Ölü bir kent…Tüm görkemi, tanrısallığı ve ürkünçlüğüyle… Aslında bu dünyadaki tutsaklığımıza atıf yapan bir yaşam metaforu idi onun bu resimleri. Şimdi Piranesi’nin bu düşüne bir an yaklaşmış olabileceğimi düşündüm. Aslında bu resimlerde bilindik bir metafordan yola çıktım. Kendi dil ve üslup anlayışım içinde labirentler kurgulamak istedim. Aynı zamanda sınırlar oluşturan bu labirentler, içinde dolaşılabilen mekanlar meydana getirdi. İç içe geçmiş, düzensiz, olabildiğince rastlantısal kurgulanmış hissi verebilecek, bitimsiz bir şekilde tekrar eden, zihinlere nakşedilecek labirentler… Birbirine geçişleri ile, görece özgürlük sunan mekanlar… Dönüşebilen, biteviye tekrar eden, sınırları ve özgürlüğü bir arada sunan ve bir çıkışı daima var olan mekanlar… Yaşadığımız kültürel ortamın ve ruhsal buhrana saplanmış dünyanın bir tasavvuru aslında. Öte taraftan bu resimlerin kurgu ve yapay oldukları açıktır. O nedenle izleyicinin düşsel müdahalesine olanak tanıyan, onu da içine çeken bir oyun alanı gibidir aynı zamanda…İzleyicinin de dahil olabileceği, içinde ‘dolaşabileceği’ ve kendine yer bulabileceği alanlar olmasını istedim. Nitekim mekanlarda izleyicinin de düşleri için yeterince boşluk vardır zaten. Bu yönüyle de romantik sınırlara yaslanıyorum galiba.

– İşlerinizde ruha dokunan sahici bir duyarlık söz konusu… Geometrik uzantılı renk alanlarının katılığı ile yarattığı gerilim etkisi, bu duyarlılık ile bir tezat teşkil etmiyor mu?

– Evet, haklı olabilirsiniz… Daha baştan, neredeyse tüm resimlerim yapısal olarak bu tezatlık ve ikilemler üzerinden yol aldı. Bir tarafta ruha dokunmaya yeltenen bir lirizm, diğer tarafta geometrinin yapısal keskinliği. Şimdilik ikisinden de vazgeçemiyorum. Sanıyorum karşıt ve tezat gibi duran bu niteliklerden resmi dinamik kılmasını bekliyorum. Dinamik ve dingin olmayan, gerilim dozu düşük bir resim yapmak istemedim hiçbir zaman. Bir tarafta derin bir ruhsallığı, ince ve titiz bir işçilik ve asla vazgeçemediğim şiirsel yön, diğer tarafta geometriden beslenen sınırların keskinleştirdiği katı bir yapı. Bu her iki niteliğin de doğamıza ait temel şeyler olması, hayatı iki yönden kucaklaması ve onu tanımlaması onlara ilgimi pekiştiriyor. 

– Bir önceki serginizde parçalı olma halinin farklı zamansal ve mekânsal gönderimleri olduğundan söz ediyorsunuz. “Parçalı olma hali”, günümüzde ruhsal anlamda bir çözülmeye ya da çöküşe eş değer değil mi?

–  Elbette. Kanaatimce süregitmekte olan bir kriz çağını yaşıyoruz. Tüm tarihsel ve kültürel deneyimlerimizi, birikimlerimizi ötekileştiren ve belirsizliği yücelten bir dönemden geçiyoruz. Bu özellikle ülkemiz için çok daha fazla böyle. Tüm çabasına rağmen bir türlü sahici olamayan; yapaylığını saklama gereksinimini bile duymayan bir gösteri dünyası adeta. Hiçbir zaman adil olamamış, istikrarsız, güven vermeyen, tekinsiz ve tehditkâr bir dünya… Ötekini ötelemekte beis görmeyen bir dünya. Böyle bir ortam doğal olarak kaotik bir belirsizlik yaratmakta; bireylerin ruhsal dünyalarında çöküntüye yol açmaktadır. Birden çok kişiliklere bürünmek doğallaşırken, bu kişilikler arasındaki yapaylık, kişilik parçalanmaları normalleşmektedir. Bu da bizleri çeşitlenen çöküş yelpazesinde seçime zorlamaktadır. İşte o sergi, yaşamın bu parçalı ve sorunlu hali, bu parçalı halin kendi içindeki diyaloğu üzerinden yol almıştı. Başka ifade ile bütünlüğünü kaybetmiş gerçekliğin fragmanlaşmış hali idi bu resimlerdeki vurgulamak istediğim. Bundan dolayı da kurgular homojenliği dışlayan bir karakterle oluşturuldu. Bu resimlerde birden çok tuvalin biribirine eklenmesinden de yararlandım. Çok parçalı yapıdan, inşa edercesine resmi oluşturmak… Bu parçalara zamansal ve mekansal karakterler kazandırmak ve onları katmanlaşan ilişkilerin, sorunların merkezi yapmak. Temel problemim aslında bunlardı.

– İradî olarak renkli parçaları, sınırsızca ama bilinçli olarak işlerinize yüklemeniz çok dikkat çekici. Bu renkli parçalar, belki de kültürel katmanlar ya da alt kültürler gibi toplumsal yapıya özgü birtakım yansımaları da içeriyor olabilir. Yan yana ya da alt alta gelen ve heterojen bir doku oluşturan parçalı yapılar, sanki bilinçdışı evrelerin rasyonelliğini içeren bir çekim alanına dönüşmüş gibi. Bu konuda ne söylersiniz?

–  Evet evet az önce renk ile ilgili bahsettiklerime kültürel katmanlar ve alt kültürler ile ilişkiyi de eklemek gerek. Bu çok doğru. Bu ilişkiyi, çizgiyi kullanma şeklimle de desteklemekteyim. Çizgilerin kültürel katmanlar gibi üst üste istifleyerek bir kütleye, yığına dönüştürmek istemem de bu bağlamda düşünülmeli. Flulaşan, eriyerek belirsizleşen, canlı olma özelliğini büyük ölçüde yitiren, ancak en alt katmanına kadar hissedilir derinliği olan monokrom çizgi yığıntıları bu toplumsal verilerle ilişkili. Bunu daha çok dil arayışlarına yöneldiğim Ardışık Örüntüler’de vurgulamıştım.

Öte taraftan, resmim her ne kadar matematiksel bir kurgu düzenine sahip görünse de bilinçdışının, rastlantısallığın, keyfiliğin, planlanmayan boyutlarının da olduğunu söyleyebilirim. Resmin tüm aşamalarında, katı bir kuralcılığı ve hesaplı olmayı, tanımlanamayan lehine dışlarım. Çünkü değişimin, keşiflerin ve deneyselliğin tanımlanamayan ya da tanımlamakta zorlandığımız yapıda gizlenmiş olduğuna inanırım. O nedenle buradan bir rasyonelliği de içeren bir çekim alanı bulmak şaşırtıcı gelmez.

– Resimleriniz, mimarî bir yapı, biçimleme ve üretme koşullarını barındıran kodlanmış bir işlem gibi görünmekte. Bu dizgeli yapılanma, dil ve gösterge sistemi üzerine düşünceleriniz nelerdir? 

– Kuşku yok ki, mimarinin üretim sürecini, sistematiğini etkili buluyor ve örnek alıyorum. Mimarinin kütle yapısı, boşlukları, keskin biçimsel ayırımlarını kullanmak istiyorum. Geniş boşluklu devasa kütleleri tanrısal buluyorum. Bunların yarattığı duygulanım hali de eşsiz bir deneyim gibi geliyor bana. Dolayısıyla bunlardan yararlanıyorum. Onun birbirine eklenerek inşa edilen ve oluşan yapısı biçimlerimin, renklerimin ve çizgilerimin birbirine eklenmesi arasında yöntem açısından bir fark görmüyorum. Ben de resmi, bir yapıyı inşa eder gibi yapıyorum. Son zamanlarda bunu malzemelerle de yapmaya başladım. Bu süreç ve yöntem benim için eğlenceli bir oyun gibi… böyle bir dil kurgusunun yarattığı olanakları düşündükçe deneysel arayışlarımın çeşitlendiğini ve üretmeye olan tutkumun katlandığını hissediyorum. Ancak bu durum benim için bu kodlanmış bir işlemden çok, kendi dinamizmini ve işlem güzergahlarını süreç içinde belirleyen, dönüştüren ve yapılandıran bir yöntem.Dolayısıyla böyle bir dil sisteminin sanatsal üretimde geleneksel yöntemleri dışlayarak epeyce rağbet gördüğü aşikâr. Bu, yeni yönelimlere, keşiflere ve seçeneklere de olanak tanımaktadır; eğer malzeme kullanımı da söz konusu ise seçenek yelpazesi epeyce genişleyebilmekte, anlam dünyası zenginleşebilmektedir. 

– Şunu hemen belirteyim; bu noktada kodlanmış derken basit ve öngörülebilir işlemlerden bahsetmiyorum. Bilinçli tesadüfler aracılığıyla kurulan çekici bir tasarımı ve bitimsiz düzen olasılıklarını kastetmiştim. Sonsuz kesişeni olabilen bu yüzeylerde, sürekli dönüşen duyarlı bir yapısal bütünlük söz konusu. Ayrıca ben bu üretimi, psişik kodlarla örülmüş, yeni modernist dinamiklere atıfta bulunan bir performans olarak da görüyorum. Yani, içinde bulunduğumuz toplumsal koşullara dair endişelerin ağır bastığı bir ortamda; bu yaklaşımı, entelektüel kaygılarla girişilmiş felsefî bir eylem olarak nitelemek gerekir. Ne dersiniz? 

–  Evet, belki böyle nitelenebilir. Ancak ben tüm koşullara ve endişelere karşın, yapabileceklerimin sınırlarıyla ilgiliyim. Benim sorunum, bir birey olarak böyle bir ortamda bile ne yapmam gerektiği ve yapabileceğimin en iyisini yapıp yapmadığımdır. Sonuçta yaptığım bir şey var; ancak bunun ne kadar doğru bir şey olduğundan ben de emin değilim. Bu belki dışarıdan bakarak daha iyi değerlendirilebilir.Benim meşguliyetim, kuşkular, sorular, kaygılar, tereddüt ve endişelerdir.  Resme de bu atmosferde başlarım. Benim için en gergin anlardır bunlar. Farklı olanın ayakta kalmakta zorlandığı, ifade alanının iyice daraldığı ve güvenirliğin yok olduğu bir ortamdan geçiyoruz. Özgürlük, ne yazık ki güç ile paralel düşünmeye indirgendi. Bireylerin kendi potansiyellerini ve sınırlarını deneyimleyebildikleri değil, öngörülen kodlamalara uyum sağlamaya çabaladıkları bir süreç söz konusu. Bu tür endişelerin yoğunlaştığı ve düşünme alanlarının içe kapandığı günümüzde, kuşku yok ki sanatın hakikatle kurduğu ilişki ve sentezlenmiş hakiki bir duygulanım değerli olmalı diye düşünüyorum. Peki bu yeterli midir? Bu da her zaman göreceli ve tartışmalı bir konudur.

– Bunlarla bağlantılı olarak bir de şunu sormak isterim: Çalışmalarınızda cinsellik, kimlik ve aidiyet gibi sorun ve tartışmalardan sıyrılmış gibi duran bir görsellik ritüeli ile karşı karşıyayız. Yaklaşımınızla aslında bu tür tartışmaları ayrıştıran bir performansı mı sergiliyorsunuz? Dolayısıyla, bu tür bir ifade tercihinin entelektüel ve kültürel bir ortamla ya da gündemle olan ilişkisi konusunda neler söylersiniz?

– Bu gerçekten komplike bir durum… Aslında bu sorunlarla doğrudan ilişki içinde olan bir sanat yapmıyorum; ancak bir sanatçı ve eğitimci olarak elbette ilgiliyim; ve kendimi bu tür tartışmaların uzağında görmüyorum. Ancak yapıtlarımda bu tür sorunlardan sıyrılmış gibi bir algı oluşturmam beni şaşırtmadı. Bunun bir tercih ve öncelik meselesi ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Yine de zaman zaman bu bağlamda düşünülebilecek kendi resimsel anlayışımın sınırları içinde gündemle ilişkili ve politik referansları olan işler yapmıyorum diyemem. Sözgelimi 2015’te Ankara Gar’ında meydana gelen ve 106 kişinin hayatını kaybettiği olayın anısına büyük boyutlu bir iş yaptım. Ve sergilemediğim daha başkalarını da… Ancak bu tür gündeme dair sorunlara uzak durmamakla birlikte, derin bir ruhsallığı ve çok katmanlı anlam dünyasını öne çıkaran yaklaşımı daha ikna edici ve güçlü buluyorum. Geriye dönüp bugüne dek yaptıklarıma baktığımda, nesneler dünyasına ve dolaysız anlatımlara uzak olduğumu görüyorum. Muğlak, belirsiz ve yorumlamalara açık imgeler daha derinlikli ve heyecan verici geliyor bana. Böyle düşünmenin bana, geometri, soyut, ya da minimalizmin geleneksel sınırlarına hapsedilemeyen bir dil arayışı ve deneysel olanaklar sunduğu kanaatindeyim. Belki de bu ikilemler arasında dolaşmak, sınırda olmak ve de hiçbirine ait olmamak daha heyecan verici geliyordur.


Bkz. Boşluk ve Sınır / Space and Border / Hayri Esmer, (Katalog-Kitap), Kazım Türker Sanat Galerisi Yayını, Ocak 2018, İzmir.

ayrıca bakınız. https://saglamart.com/hayri-esmer-labirentler

ayrıca bakınız: http://hayriesmer.com