gülay yaşayanlar: distopian bir şimdiyi yakalama ve aktarma uğraşı

MERT YAVAŞÇA

“her şey ideal, soyut ve kavramsal bir noktaya atıflı değil tabii ki… Yoksa kendini bütünledikçe değişen, çoğu kez imha eden bir tahayyül ve eylem biçiminden de söz edilebilir burada.”



Geçtiğimiz günlerde yayınlanan Tahayyül ve Mesafe/Gülay Yaşayanlar adlı kitap, özenli baskısı ve içerdiği yorumlar nedeniyle oldukça dikkat çekti. Bu vesileyle sanatçı-öğretim üyesi Gülay Yaşayanlar ile son çalışmaları, sanat yaklaşımı ve hakkında yayınlanan kitap üzerine konuşmak istedik:

Genel hatlarıyla belirlemek gerekirse, çalışmalarınız hakkında neler söylersiniz?

Son işlerim aslında bir tür ayıklama ve kalanı gösterme düşüncesi üzerinde netleşiyor. Özellikle duygusal deneyimlerimi kontrol altına alarak, bilinçdışını doğrudan yansıtan şekli belirsiz, soyut biçimler geliştirmeye çalışıyorum. Bunların içerdiği ayrımlar, bükülmeler ve kıvrımlar üzerinden oluşan gerçeküstücü bir duyuma-etkiye önem veriyorum. Çünkü, bu süreçte boşlukta salınan belirsiz biçimli bu imge-nesnelerin, farklı sözcükleri ve çağrışımları sürece davet eden bir arzu nesnesi haline dönüştüklerini görüyorum. Çekicilik ile marazilik arasında konumlanan, karanlık fantezileri tetikleyen bir imge yoğunluğundan söz ediyorum.

Bu bakımdan oluşturduğum imge yığınları, kendi gerçekliklerinden sıyrılarak tuhaf bir alana ve belirsiz bir zamana yerleşme eğiliminde. İçinde kaybolacağımız kocaman ve karanlık bir mekanı içermekte. Bu halleriyle söz konusu çalışmalara yenilenmiş bir tavrın ürünü olarak bakmak yanlış olmaz. Tam da bu noktada, Marcel Proust’un bahsettiği zamansız dünya tanımına atıf yapmak yerinde olacaktır. Bu dünyada her öznenin kendi bellek haritasını oluşturma, mekânsız ve zamansız düşsel yolculuklarını gerçekleştirme arayışı içinde olduğundan bahsedilir. Bilinçdışına atıflı bu tür yolculuklar, tıpkı burada olduğu gibi, sürreal bir konumda gerçekleşen tedirginlik içeren bir ruhsal deneyime dönüşmektedir hiç kuşkusuz… 

Yani, anladığımız kadarıyla “şekilsiz” ama psişik yoğunluğa sahip bir form üretimi var karşımızda. Bu anlayışın temel dinamikleri ne şekilde tarif edilebilir?

Resmin oluşumunda bilinçdışı duyguların, duyum ve deneyimlerin işleyen tahayyül üzerindeki etkisi büyüktür. Bu ortamda, duyusal örüntülere dönüşen bu resimlerin kendi koşullarını oluşturan şey aslında “hakikâtın yeniden inşası” anlamına da gelmektedir. En azından benim için… Anlatının eksik bıraktığı, silmeye ya da gizlemeye çalıştığı şeyler, oluş halinin kendisi olmaktadır burada… Anlatıyı tahkim etmek, denetlemek ya da bilinçli tesadüflere izin vermek, bu tinsel boyutu pekiştirebilir bazen… Örneklemek gerekirse; mimar Daniel Libeskind’in Jewish Museum Berlin’de kurguladığı düzen fikrinin, esasta bir aura’yı keşfetme meselesiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Sınırda gerçekleşen bu tinsel deneyimi paylaşmanın resimlerimin oluş seyrini derinden etkilediğini söyleyebilirim.

Kitapta yer alan metinde, sürekli olarak boşluk ve karanlık bir iç mekanın ve derinliğin inşasından söz ediliyor.

Evet, kitapta da söylem düzeyinde bir iç-dünyayı ve iç-mekânı yansıtan bir değerlendirme söz konusu. Mekânsal dinamikler, duyumsanan boşluk etkisi aslında, görsel dilin kıvrılma, bükülme ve düzleşme potansiyelinden gücünü almaktadır. Düşlerimizin karanlık biçimle olan teması, öncelikle onu el yordamıyla kurcalayabileceğimiz ve belki  orada kaybolmayı göze alabileceğimiz soyut ve kavramsal bir mekân tasavvuruyla mümkün olmaktadır. Dolayısıyla bu muhkim alanlarla ilgilenen; izleyen, düşleyen ve anlam olasılıklarını keşfederek, dışarısı ile içerisini buluşturan “başka bir görünürlük alanı yaratma çabası” şeklinde bu yaklaşımı açıklamak yerinde olacaktır.

Kitapta khora’ya yakın duran bir imge yapılanmasından ve queer’leşen bir tahayyülden söz ediliyor. Bu nitelemeler resimlerinizi daha marijinal bir konuma çekiyor sanki.

Bu yöndeki tanımlar sanırım formların zamansız ve mekânsız bir boşlukta kalması ile henüz şeklini alamaması gibi tespitler üzerine geliştirildi. İmgelerin nihai bir form haline gelememesi durumu kimlik tartışmaları bağlamında oldukça önemlidir. Gerçekten de görsel bütünlük burada tam da özne tarafından ısrarla eksik bırakılan şeylerle sağlanmaktadır. Hatta, sürekli tekrar gibi duran, bir anda ve doğrudan işleyen tahayyülün ürünü olan görüntü işin kendisi olmaktadır. Julia Kristeva, khora’yı bilinçdışının ilksel matrisi olarak tanımlar. Ona göre khora, belli dürtülerin hüküm sürdüğü tuhaf bir uzamdır… Ayrıca; yüzeyde oluşan, adeta bir tür bellek kaydı gibi üst üste yığılan katman ve kıvrımlar, kaydedildikçe silinen pürüzlü doku, sanki queer kavramına atıflı bir özneleşme işlemi’ni tamamlamaktadır. Kıvrımların düzleşmesiyle resimlerim aslında netleşmekte, queer’leşen bir anlam ve derinlik kazanmaktadır. Bu doğrultuda, kimlik belirlenimi ve yapı bütünlüğünde aksamalı görünen form anlayışına yönelik bu tür atıflar bence çok yerindedir.


Peki, kağıt üzerinde gelişen ve hızlı bir üretim pratiği halinde karşımıza çıkan bu üretimi gerekçelendirmek, bu imge yapılanmasının nedenselliği üzerinde biraz durmak gerekirse…

Bir kısmı kitapta da yer alan son çalışmalarımda, aslında kağıt yüzeyi ile Uzak Doğu kökenli özel mürekkep ve sıvılaştırılmış boyaların ilişkisinden türeyen plastik etkinin, yukarıda bahsettiğim düşünsel gerekçeleri doğrudan bir akışla ve hızla görselleştirdiğini düşünüyorum. Kağıt; el ile tutulabilir, bükülebilir ya da dönüştürülebilir bir nesne. Düşüncenin görsel dile aktarılabilir olma olasılığını hep canlı tutuyor. Ayrıca özneye ilişkin öncelikleri hep koruyan, yaygın ifade tercihlerine direnen yeni, sivil ve samimi; ama o ölçüde de gelenekle bağlantılı bir şey. Hafıza kaydı için oldukça uygun, kullanıldıkça biçimlenen, kışkırtıcı niteliğiyle hep cazip kalan bir nesne ya da yüzey…

Kağıt ve boya ilişkisinde düğümlenen bu görsel yapıda, içeriği belli bir mantıksal dizge dahilinde geliştirerek, distopian bir şimdiyi yakalama ve aktarma uğraşı içinde olduğumu söyleyebilirim. Buna, toplumsal ve öznel kaynaklarla bağlantılı bir ihlâl deneyimi olarak da bakılabilir. Eril karakterini koruyan muğlak yapılar, bünyeleri içinde tesis edilen gerilimli ilişkiler üzerinden özne, zaman ve mekân kavramlarını birlikte tartışmaktadır. İlişkisel bir hal-durum, hızla nesne-imge formatına dönüştürülmektedir. Ama her şey bu derecede ideal, soyut ve kavramsal bir noktaya atıflı değil tabii ki. Yoksa kendini bütünledikçe değişen, çoğu kez kendini imha eden bir tahayyül ve eylem biçiminden de söz edilebilir burada…

Böylece, hayal ile hakikat arasına nüfuz ederek gerçeğin manipüle edildiği bir kurgu ya da aura oluşturma gayreti ortaya çıkar. Zaten; arzu, haz, öfke, korku, kaygı ya da umut gibi duygu hallerini ve kavramları barındıran bu muğlak ve belirsiz biçimler, taşıdıkları iç enerjileriyle her an patlamaya hazır bir tahrik unsuru olarak önümüzde durmaktadır.

Üretim süreciniz bir sergiden önce bir kitap projesi içinde değerlendirildi değil mi?

Mümtaz Sağlam’ın Tahayyül ve Mesafe adıyla kaleme aldığı kitap, resimlerimin bir kısmıyla birlikte sanki paralel eksende kendini oluşturan estetik bir deneyimin izlerini taşıyor. Sadece imgelemi bütünleyen biçim-anlam ilişkilerini tartışan bir metinden ziyade; yazı ve biçimin ayrışmadığı ilginç bir yoğunluğa ve derinliğe sahip.

Görsel anlatıyı kendi düzleminde edebi dilin gereklerine uygun bir şekilde değerlendiren, zamanını ve mesafesini ayrıca tayin eden yazarın bu deneyimine dahil olmak bile yeterince ilgi çekicidir. Dahası bir başka göz tarafından bu yoğunlukta bir bakışla çalışmalarımın irdelenmesi, açıkça belirtmem gerekirse gerilimli olduğu kadar çok heyecan verici de bir durum. Dolayısıyla iki yönlü üretimi çakıştıran bir kitap fikrinin belirmesi ve gerçekleşmesi kanımca çok iyi oldu.

Peki, son olarak şu günlerde neler üretiyorsunuz? Resim yaklaşımınızın seyrini etkileyen bir değişimden söz edebilir miyiz mesela? Kitaptan sonra yeni bir tematik ayrım ya da dil ve teknik değişimi söz konusu mu?

Sonuçta; bir meseleyi etraflıca anlatma kaygısı, sınırsız ve sonsuz yinelemenin bir gerekçesi olarak önümde durmaktadır. Bu doğrultuda Tahayyül ve Mesafe kavramlarıyla da bağlantılı yeni bir deneysel tasarım ve üretim yoğunluğu içindeyim. Çok katmanlı bu yapı anlayışı belki de; kavramlar ve duygular yörüngesinde vücut bulan saydam ve geçişli bir imge dolayımına karşılık gelmekte, buna uygun çözümler üretmemi sağlamaktadır.

Aslında ben tüm çalışma evrelerim için söyleyebilirim ki; farklı bir düşünme ve algılama deneyimine  yönelik bir arayış içindeyim. Bu yüzden bir süredir muğlak ve flu alanlarda saklı kalan şeyler üzerine odaklanıyorum. Plastik hadisenin mutlak niteliğine ancak bu şekilde, yani görünmeyen şeyler üzerine kurulan bir kavrayışla ulaşılabileceğini düşünüyorum…


“Muğlak Alanlarda Saklı Kalanlar”, İstanbul Art News, Sayı: 26, Aralık 2015.

https://saglamart.com/gulay-yasayanlar-a-queer-imagination-that-rids-the-structure-of

ayrıca bakınız: https://gulayyasayanlar.info